GÖNÜllllüseslendirmenaliştirmametinleri dudak aliştirma cümleleri


ed.ogren-sen.com > Ekonomi > Evraklar



GÖNÜLLLLÜSESLENDİRMENALIŞTIRMAMETİNLERİ

DUDAK ALIŞTIRMA CÜMLELERİ


Paşa tası ile beş has tas kaysı hoşafı.

Şiş şişeyi şişlemiş şişe keşişe kiş demiş.

Çarık, çorap, dolak, ben sana çarık çorap dolak mı dedim?

Şu karşıda bir dal, dal sarkar kartal kalkar. Kartal kalkar dal sarkar. Dal kalkar kantar tartar,

Kırk kırık küp kırkının da kulpu kırık kara küp.

A be kuru dayı ne kuru sarı darı bu darı a be kuru dayı.

Şu karşıdaki kara kuru kavak, karardın mı, ey kara kuru kavak, sarardın mı ey kara kuru kavak!

Elalem aladana aldı aladanalandı da biz bir aladana alıp aladanalanamadık.

Sizin damda var beş boz başlı beş boz ördek

Bizim damda var beş boz başlı beş boz ördek

Sizin damdaki beş boz başlı beş boz ördek

Bizim damdaki beş boz başlı beş boz ördeğe

Siz de bizcileyin beş boz başlı beş boz ördek misiniz demiş.

Değirmene girdi köpek Değirmenci çaldı kötek. Hem kepek yedi köpek. Hem kötek yedi köpek.

İbibiklerin ibibiklerini iyice iyileştirmek için İstinye’li istifçi İbiş’in istif istiridyeleri mi yoksa İskilip’li ispinoz işportacı İshak’ın işliğindeki ibrişimler mi daha iyi bilemiyorum.

Jurnalci Jale ile jeneratörcü Müjgan Japonya’dan jilet, jant, jet, jambon, jelatin, jartiyer, jeton, jarse, Japon Gülü getirdiler.

Karakış karlı dağı karla kavururken kaşı kırkık kırk kulaklı Kasım kırk kırık küp ve kırkık kırk kuzuya tokmaklı kırkıs kalesi kapısında karkasının kangalarını kızgın kargılarla dağladı.

Kara kızın kısa kayışını kasışına kızmayışına şaşmışsın da kuru kazın kızışıp kayısı kızışına şaşmış kalmışsın.

Kırk okka Antep baklavası, kırk kantar Kars’ın kara koyun kavurması, kırk kutu Bağdat hurması, acaba yeter mi bu kadarcık sabah kahvaltısı?

Kınıklı kılıbık kırpıntı kıyaslamacı, Kınıklı kılkuyruk Kıtmir’li kıkır kıkır kıkırdatarak küskütük küçümen küfeci külhaniye külüstür Kürşat’ı külünklü künkün üstüne küttedek devirdi.

Kasımda, Kazım’la Kasım dayım bana Kani’nin kafası Kabil’e gitmeyi kabil değil kabul etmez dediler.

Kartal kalkar dal sarkar, dal kalkar kartal sarkar.

Larende’li Lala Lütfi Paşa’nın Ladik karısı Lamia Lalelide lavantacı Latif’e uğrayıp lavanta esansı aldı. Limanda limonata içip laterna dinleyip ladonla Lido’ya gidip keyfe dalda.

Lüpçüler, lütfen lüzumlu lüzumsuz lakırdıları bırakın da lüferlerinizi yiyin, lüferlerinizi lüpleyin.

Lehistanlı langır lungur likorinoz lafebesi lostromo Leyla ile Laleli’li Lale’ye leblebi ile likör ikram etmiş.

Marifetli Melahat’in merkezdeki işine mevta olmuş diye bakıp mel mel meleyen müzelik Memduh melon şapkası ile selam verip müzik dinleyip mülteci kampının mumunu yaktı..

Müthiş Müfit Merdoğlu Mithat’ın mert babasını marifetli Mürşide ile mahsun kalmasın diye evlendirdi.

Abana’dan Adana’ya abarta abarta apar topar ahlatla ağdalı avuntucu ahmak Ahmet’in avadanlıklarını apartanlarlardan acar Abdullah ile aptal Abdi akşam akşam bize geldiler.

Bir pirinci birinci buluşta bir inci gibi birbirine bağlayıp perlepe berberi bastı basılacak Bedri ile beraber Bursa barına parasız giden bu baytak budala babası topal Badi’den biberli bademli bir papara yedi.

Bakir beldenin bükümlü bostanında bel bel bakıp duran bön bön bakıp duran bastonlu boz bornozlu bitli pireli Bekir Benjamin’in babasını bekar Belen’de belli belirsiz görmüş.

Cansız Cemil ceset Cemal’in ceket cebinden ortalık cayır cayır cayırdarken cübbesini cephede cihet tayini yapmak için celep Cahit’e cartlattırmış.

Çatalca’da topal çoban çatal sapan yapar, çatal sapan satarmış. Topal çoban parası var da mı çatal sapan yapar, çatal sapan satarmış, Çatalca’lı topal çoban parası yok da mı çatal sapan yapar çatal sapan satarmış.

Şartlı Şaban Şarkışlalı şipşakçı Şekip bir de şıpsevdi Semiha Şişhane’den şeytan kuşu mu şömine maşası mı masa şemsiyesi mi şoson mu şezlong mu ne satın almaya gitmişler şaşıp kalmışlar.

Not: Doğruluk, ünsüzlerin seslerini çıkarırken onlara ait bütün kurallara özen göstermektir. Berraklık, ünsüzleri birbirinden iyice ayırt etmektir. Kudret, her ünsüzü uzaktan fark edilecek şekilde söylemektir. Boğumlamanın dördüncü niteliği de hafifliktir. Bu da iyi bir boğumlanmaya gereken kuvveti gizleyen niteliktir. Söyleyici diğer niteliklerle beraber hafifliği de elde etmeye çalışmalıdır. Çünkü bu netlik söyleyiciyi sözünü söylerken “gayret sarfediyor” etkisini vermekten kurtarır. Hem de daha zevkle dinlenmeyi elde ettirir.

İİ. ALIŞTIRMA ELEKTRA


Elektra, kardeşi Orestes'in ölüsünün külleri sanarak kendisine verilen urnayı kucaklar yanıp yakılır.

"Çok derin ve acı duyguların belirtilmesi gereken bu sözlerde ses gürlüğüne de çok ihtiyaç vardır."

ELEKTRA:

---Ey en sevdiğim insanın hatırası! Orestes işte hayatının bana son yadigârı! Bu dönüşün, seni buradan uzaklaştırdığım anda beslediğim ümitlere ne kadar aykırı! Bugün elimde taşıdığım bir hiçtir çocuğum.

ah çocuğum! Seni saraydan yolladığımda nur gibi canlı idin. Bu ellerle seni ölümden kaçırıp kurtarmadan, gurbete göndermeden, keşke hayata gözümü kapamış olsaydım! O gün orada ölürdün ve babamızın kabrinde sana da bir yer verilirdi.

Şimdi evinden uzak, gurbette bir sürgün gibi, ablandan uzak, feci bir ölüme uğradın! Şefkatli ellerimle, zavallı ben, naşını yıkayamadım, süsleyemedim; bu hazin yükü yakıcı alevlerin içinden kaldırmak bana düşerdi, kaldıramadım. Bu hizmeti bile yabancı ellerden gördün ve zavallı cesedin küçük bir toz yığını halinde küçük bir kaba sığdı.

Heyhat! Eski emeklerim boşa gitti, senin için çektiğim tatlı zahmetler nafile imiş! O zamanlar, annenin değil, benim gözbebeğimdin, sarayda herkesten çok ben sana bakar, sen de bana hep abla derdin. Fakat öldün ve bunların hepsi bir günde yok oldu gitti! Bir kasırga gibi her şeyimi beraberinde alıp götürdün. Babam bizi terk etti, ben senin yüzünden mahvoldum, sen de öldün. Ama düşmanlarımız gülüyor, o ana olmayan anamız sevincinden çıldıracak. Hâlbuki çok defa gizlice, ondan öç almak için kendin buraya geleceğini bana haber vermiştin. Fakat senin ve benim kara bahtımız ümitlerimizi boşa çıkardı. senin o sevgili çehren yerine bana bir avuç kül ile, işime yaramayan bir gölge yolladı.

Ah! ah! vah zavallı vücudun! vah! ah bu melun seyahate, sevgilim, çıktın da

beni kahrettin! Evet kahroldum, ah benim sevgili kardeşim!

İİİ.ALIŞTIRMA (E ÇALIŞMASI)


Çocuklar neşe içinde oynuyorlardı. Yağmur bazen ince ince yağıyor, bazen de yerini güneşe bırakıyordu. Yaşlı kadın ise çocukları, gülümseyerek seyrediyordu. Gençlik hayalleri içinde, biraz da mühendis olan oğlunu düşünerek yerinden kalktı. Hem yürüyor, hem de “çocukluk ne güzeldir” diye düşünüyordu.
Mutfağa kahve pişirmek için gelmişti. Kahve ile şeker yan yana duruyordu. Kahvaltıdan sonra kendi kahvesini pişirmek, onun için belki de en zevkli işti. Bir elinde fincan, bir elinde gazete, pencere önündeki yerine döndü. Başladı okumağa:

-Bu yoğurdu sarmısaklasakta mı saklasak, sarmısaklamasakta mı saklasak diye soran kadın eşini çok kızdırdı. Eşi ona: Mayalamalıda mı saklamalı mayalamamalı da mı saklamalı diye sorman gerekir, dedi.

- Siyah sineklerle sivri sinekler, sihirli sinemada sivilceli sivil sipahileri sinirlendirdiler. Buna kızan sinemacı: Alt kattaki alçak açık kapıları mı kapatmalı, yoksa üst kattaki alçak kapalı kapıları mı açmalı, diye bağırdı.
Ramazan’da Rizeli Remzi rüküş Rümeysa’ya rastlamış da: Römorkör, riziko, rokoko, rüzgargülü, rık, zırh, rızk, rop, rint, ray, rab, radyoaktif, rehabilitasyon nedir, diye sormuş.
Bu haberlerden sonra başını gazeteden kaldıran yaşlı kadın kendi kendine şöyle mırıldandı:

Ademe adem gerektir, adem anlar ademi

Adem adem olmayınca nitsin adem ademi.

İV. ALIIŞTIRMA ARPAGON


Bu tirad'da çok çeşitli haykırışlar, iniltiler, hıçkırıklar, bağrışlar vardır. Bunlar yapma bir bükümle değil, bir cimrinin yüreğinden taşan acılar anlatmalıdır.

(Bahçeden itibaren "hırsızı tutun" diye bağırarak) Hırsızı tutun! Hırsızı tutun! Caniyi tutun! Katili tutun! Cankurtaran yok mu? Aman Allan! Mahvoldum! Vuruldum; paramı çaldılar! Acaba kim çaldı? Ne oldu? Nereye gitti? Nereye sakladı? Ne yapsam da bulsam? Nereye koşsam? Nereye koşmasam? Acaba şurada değil mi? Acaba burada değil mi, acaba kim? Dur! (Kendi kolunu tutarak kendi kendine) Ver benim paramı, alçak... Ah! Meğer benmişim! Aklim başımdan gitti, nerede olduğumu, kim olduğumu, ne yaptığımı bilmiyorum. Eyvanlar olsun! Ah paracığım! Vah paracığım! Ah benim can dostum! Beni senden ayırdılar; sen elimden gittikten sonra, benim artık istinatgâhım, tesellim, saadetim gitti demek: Artık benim için her şey bitti, artık benim bu dünyada hiçbir işim kalmadı. Ben sensiz yaşayamam. Bana olanlar oldu, ben artık dayanamam; ölüyorum, öldüm, gömüldüm. Bana paracığımı verin yahut kimin çaldığını söyleyip beni yeniden diriltecek kimse yok mu? Aman! Ne diyorsunuz? Meğer kimse yokmuş! Bana bu darbeyi kim vurduysa, bahçeye gittiğim saati çok ustaca gözetlemiş demek; tam benim oğlum olacak hainle konuştuğum saati seçmiş demek. Hadi çıkayım. Zabıtaya müracaat edeyim, bütün ev halkına işkence ettireyim; uşaklara, hizmetçilere, kızıma, oğluma, hatta kendi kendime bile işkence ettireyim! Meğer bu salonda ne çok insan varmış! Kimin yüzüne baksam şüpheleniyorum, her şey bana hırsız gibi geliyor, O ne! Orada neden bahsediyorlar? Paramı çalandan mı? Yukarıdaki gürültü de ne gürültüsü? Acaba paramı çalan hırsızın gürültüsü mü? Allah rızası için, kim benim hırsızıma ait bir şey biliyorsa, lütfetsin, bana söylesin! Acaba orada, sizin içinizde değil mi? Hepsi bana bakıp gülüyor. Görürsünüz bakın, bunların hepsi hırsız ortağı çıkacak. Hadi çabuk, müstantikler, tüfekçiler, zaptiyeler, hâkimler, işkenceciler, darağaçlan, cellâtlar hepsi gelsin! Hepsini astıracağım; en nihayet, eğer paramı bulamayacak olursam kendi kendimi bile asacağım.

Moliere, Cimri) Çeviren: İ. Hami Danişmend. Perde IV, Sahne VII.)

V.ALIŞTIRMA


Aşağıya Trissotin ile Clitandre arasında geçen ince bir tartışmayı oluşturan diyaloğu alalım. Bu örnekte nükte, kullanmasını bilen için müthiş bir silahtır. Tartışmada Trissotin’in ne kadar hiddeti ve kabalığı belirtilirse, Clitandre’nin de o kadar ince zarifliği belirtilmelidir.

---Trissotin:

Size büyük bir havadis vermeye geldim. Uykuda iken, bir kazadan kurtulmuşuz; yanımızdan bir dünya uzunlamasına geçmiş. Bizim dünyamızın içinde bulunduğu kasırga aleminin içine düşmüş. Yolda bize rastlamış olsaydı dünyamız cam gibi tuzla buz olurdu.

---Philaminte:

Bu bahsi başka bir zamana bırakalım: Çünkü bey bunu saçma sapan bir şey zanneder; cahilliği takdir ettiğini en çok da ebediyattan, ilimden nefret ettiğini açıkça söylüyor.

Clitandre:

Bu gerçeğin biraz yumuşatılması lazım: Anlatayım, madam. Ben yalnız insanları bozan ilimden, edebiyattan nefret ederim. Bunlar asıllarında güzel, iyi şeylerdir: Fakat ben kendimi bazı adamlar gibi alim görmektense cahiller safında bulunmaya razıyım. Vİ.ALIŞTIRMA (TSM TV SUNUŞ PROGRAMI)


Sevgili seyirciler, değerli konuklar, “Besteciler / Özel Programı”na hoş geldiniz… Geçen dönem / sizlere, o günlerden / bu günlere “musiki köprüsüne imza atan / ve ölümsüz eserleriyle gönlümüze taht kuran / bestecilerimizi tanıtmaya ve eserlerinden örnekler sunmaya çalıştık. Bu güzel insanları sevgiyle saygıyla andık.

Bu dönem, siz sevgili sanatseverlere, yaşayan bestecilerimizi tanıtmaya çalışacak ve eserlerinden örnekler sunacağız. Ses ve saz sanatçılarımız yine Ankara, İstanbul ve İzmir Radyolarından… Ve şefimiz Mustafa Erses…

--- Görüntü ----- (Şef yerini alır ve seyirci alkışları)
Avni Anıl… 72 yıllık yaşantısının elli yılını müziğimiz için hiç şikayetçi olmadığı ve severek katlandığı yorgunluğa ayırmış… Bu süre içinde yalnız besteleriyle değil, yazıları, araştırmacılığı ile de görev saymış bu hizmeti. Yalnız yurtiçine değil, yurtdışına da taşımış ezgilerini ve diğer hizmetlerini…

Bu programımızın ilk bestecisi Avni Anıl’ın şimdi bir hicaz şarkısını koromuzdan dinleyeceğiz. Güfte Cemal Atayman’dan; “Gözlerin kömür senin, bakışın ömür senin, aşkına tutulanlar, kahrından ölür senin”.

--- Görüntü---
Hocalarının, yaşayan besteci ve icracı sanatçıların Avni Anıl için ortak bir tespitleri var; “Musikimizin romantik dönemden reforma geçiş aşamasında ilk öncü bestecidir”… Sevgili seyirciler, değerli konuklar şimdi bir Avni Anıl – Rüştü Şardağ birlikteliği ve bir hicaz şarkı;

“Rüya gibi uçan yıllar, biraz durun, durun biraz,

Kaybolan günlerim için hesap sorun, sorun biraz,

Güzel bir kumral uğruna, küstüm esmer, beyazlara

Bu akılsız garip başa, şimdi vurun, vurun biraz”…

Solistimiz Çiğdem Kırömeroğlu

---Görüntü---
Araştırmamızda bir söyleme rastladık. İki büyük müzik üstadı Mesut Cemil ve Cevdet Çağla şu ortak görüşü belirtiyorlar Avni Anıl için; “Eskilerin taklitçisi olmaksızın kendine özgü bir yolda, tıpkı Selahaddin Pınar, Saadettin Kaynak gibi, şarkılarına adını damgalarcasına koyan bir besteci”… Avni Anıl’ı güçlendiren görüş ve söylemlerinden biridir bu / ve Tekin Gönenç’in güzel bir şiiri daha;

“Unutamıyorum, unutamıyorum,

Gecem / yok artık, gündüzüm yok,

Tek / sen varsın, senin / saçların var,

Dalgın, ıslak gözlerin var.

Solistimiz Gökhan Sezer

--- Görüntü---

Sevgili seyirciler, değerli konuklar, büyük üstat Avni Anıl’a ayırdığımız bu programımız da burada sona eriyor. Dört hafta sonra bir başka bestecimizle tekrar birlikte oluncaya kadar, hepinize mutlu günler, geceler diliyorum, hoşça kalın…

Vİİ.ALIŞTIRMA (HABER SUNUŞ)


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bedelli askerliğin gündemlerinde olmadığını belirterek bu konuda bir grup kararı çıkartmadıkların söyledi. Erdoğan’ın AKP milletvekilleriyle değerlendirme toplantısında, Erzurum Milletvekili Mustafa Nuri Akbulut’tan bireysel olarak verdiği yasa teklifini geri çekmesini istediği öğrenildi.
Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti İş Adamları Derneği’yle Lefkoşe’de bir seminer düzenledi. Seminerde konuşan TÜSİAD Başkanı Ömer Sabancı, Annan Planı’nın içerdiği riskler ve derogasyonlar konusundaki bazı belirsizliklere rağmen Kıbrıs Türklerinin ve Türkiye’nin ortak çıkarlarına hizmet ettiğini söyledi. TÜSİAD Başkanı, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti halkının referandumda “evet”, Rum halkının ise “hayır” dediği takdirde, Kıbrıs’ın güneyinin Ada’nın tümünü temsil etme iddiası makul olamaz” dedi.
Deniz taşımacılığında 1980’li yılların başında getirilerek belirli hatlarda hizmet veren deniz otobüslerden sonra, Türkiye yakın tarihte “Ray otobüsleri” ile tanışacak. Devlet Demiryolları’nın programına göre, tedariki öngörülen her ray otobüsü 2 vagon setinden ibaret olup yolcularına lüks taşıma hizmeti sunacak.
İstanbul Aydos Anadolu Lisesi son sınıf öğrencisi Şahin Açık’ı öldüren, aynı okul öğrencisi katil zanlısı V.K. ile arkadaşı H.K. adliyeye sevk edildi. Zanlılar, savcı tarafından sorgulanıyor. Aynı kavgaya karıştıkları gerekçesiyle Sultanbeyli İlçe Emniyet Müdürlüğü’nde ifadesi alınan 6 öğrenci dün serbest bırakılmıştı.
Güneş tutulması hava koridorlarını kapadı. Son güneş tutulmasını Antalya Side’de kurduğu platformdan izleyip dünyaya yayımlayan NASA yayın sırasındaki radar dalgalarının uçak radarlarını etkilememesi için, Antalya üzerinden Türk hava sahasına giriş yapan uluslar arası hava koridorlarını tutulmanın Anlatya üzerindeki süresine bağlı olarak 1 saat 25 dakika kapadı. Antalya hava koridorunu transit olarak kullanan uçaklar Ege Denizi ile Kilis-Trabzon Hava koridorlarına yönlendirildi.

Haberleri sunduk, hoşça kalın…Vİİİ.DALGALAR:


Biz dalgalar, fırtınalar kahramanı yiğitleriz,

Ufuklardan ufuklara haber sorar gezeriz.

Güneşlerde uyuklayan yamaçları,

Kalbi durgun tarlaları bıraktık.

Gölge veren ağaçları

Sevmiyoruz biz artık.

Sevgilimiz,

Ey deniz!

İşte biz...

Nihayetsiz

Mavilikler yolcusu!

Ruhumuzun kardeşidir,

Güneşlerde parlayan bu yeşil su,

Bayrağımız yeşil sular ateşidir.

Biz bayrağın fedaisi sayısız Türk genciyiz.

Biz hilâle şan arayan korku bilmez gemiciyiz.

Ey vatandan müjdelerle bize kadar gelen rüzgâr!

O sarışın sahillerde kara gözlü genç kızlar,

Yaz gecesi mehtapla konuşurken

Doğru söyle sordular mı bizleri?...

Nasıl cevap verdi gökten

Gemimizin rehberi,

O vefakâr Yıldızlar?...

Poyraz var; Yelken dolar.

Gemi sanki kanatlı!

Enginlerde pembe güneş

Gülümserken bu yolculuk ne tatlı!

Çal sazım kalenderce yiğit kardeş!

Nağmelerin yorulmayan dalgalardan bahtiyar.

Gönderelim bu ahengi o sevgili yurda kadar...

(Enis Behiç Koryürek, Gemiciler.) IX.ALIŞTIRMA


Ne güzel bir gün… Ne güzel bir gün sayın ve sevgili seyirciler. Öyle değil mi bayan? Öyle değil mi bayım? Öyle değil mi be? Öyle değil mi be dedim. Özür dilerim. Bilerek söyledim… İstedim ki… Neyse istediklerimi bir solukta söylemeyeyim daha iyi… Sırası gelince söyleyeceğim nasıl olsa. Siz sevgili seyirciler, hepiniz ayrı ayrı ya da ikiniz üçünüz bir arada işinizden, evinizden, sokağınızdan kalktınız geldiniz buraya. Kapıda, şu bizim tiyatronun kapısında bir şeyleri bıraktınız. Bugünü, birçok günleri belki de. Biliyor musunuz, ben bir saatten bu yana hep sizleri düşünüyorum. İşte diyordum, şimdi bayan A bulaşıklarını kuruladı, kahvesinin son yudumunu içti, sokağa çıkmak üzere. Bay B sinir içinde kızının okul ödevini bitirmesini bekliyor. Ama evet, boşunaymış umutsuzluğu, hazırlandı işte. Onlar da sokağa çıkmak üzere. Bayan C’nin sevgilisi karşı kaldırımda beliriverdi. Buraya birlikte gelmek için sözleşmişlerdi. Şöyle bir aynaya baktı, boyasını yeniledi, çantasını aldı o da sokağa çıkmak üzere. Şu işe bakın, hepsi sokağa çıkmak üzere. Hepiniz ayrı sokaklardan, ayrı düşüncelerden, ayrı duygulardan kopup geldiniz… bir birlik oldunuz karşımda…
S.Kudret Aksal – Kahvede Şenlik Var

X. ALIŞTIRMA


---Şüpheli:

Eh! Belki hava güzelleşir.

---Şakacı:

Evet, hava güzel ama ördekler için.

---Münakaşacı:

Hava güzel diyorsunuz demek? Pek iyimsersiniz doğrusu.

---Kızgın:

Hava güzel ama biz dört duvar arasında kapalıyız.

---Şefkat:

Hava güzel. Sokağa çıkalım, canım. Hava alırsan iyileşirsin.

Acılıkla:

Hava güzel ama kederimi arttırmaktan başka işe yaramıyor.

Açığa vurma:

Ne yapalım ben bahsi kaybettim: Hava güzelleşti.

---Öfkeli:

Allah kahretsin! Hava güzelleşti. ŞİMDİ YAĞMURLUK VE ODUN SATAMAYACAĞIM
Şimdi de havanın fena olduğunu bildiren cümlelerde doğal bulmaya çalışalım:

Kesin inanç:

Artık hava güzelleşemez buna eminim.

Küçümseme:

Buranın havası hep böyledir. Artık düzelemez.

İtirazla:

Müsaadenizle, hava güzel değil.
soru cümleleri

Bilmeden sormak;

Hava güzel mi?

Hava ne zaman düzelecek?

İyice bilmeden sormak:

Hava güzel değil mi?
Güvensizlik:

Hı hı! Havanın güzelleşeceğine inanıyor musunuz?

sen bu kitabı okuduğuna eminmisin?
Alay;

Bu havaya güzel mi diyorsunuz? Pek iyimsersiniz doğrusu.

senin güzellik anlayışın bumu hangi evrendesin
Sabırsızlık:

Ah! Ne zaman hava güzelleşecek, acaba?
Muzafferce:

Oh! İşte ben hava güzelleşecek demedim mi?

Neşe ve memnunluk:

Oh! Hava ne güzel!
Hayranlıkla:

Aman, hava ne kadar güzel! Her taraf pırıl pırıl parlıyor.

Sevincin ince ve zarif bir şekilde belirtilmesi:

Hava ne kadar güzel! Bizi müşfik bir el gibi okşuyor. Xİ.ALIŞTIRMA


Balıklara yem olur bir işe yaramazsa. Dişe dokunmasa da hıncımın gözü doyar. Bana hakaret etti, beni yarım milyon zarara soktu. Zarar etsem sevinir, kazanırsam eğlenir, milletimi hor görür, pazarlığımı bozar, dostlarımı soğutur, düşmanlarımı kızıştırır; sebep nedir bunlara? Çünkü Yahudi’yim ha? Yahudi’nin gözleri yok mu? Yahudi’nin elleri, azaları, gövdesi, duyguları, sevgileri, arzuları yok mu?

Onun karnı da aynı yemekle doymuyor mu? Ya aynı silahlardan o acı duymuyor mu? Aynı hastalıklara o da tutulmuyor mu? Aynı ilaçlardan o iyilik bulmuyor mu? Bir Hıristiyan kadar aynı kışın soğuğu, aynı yazın sıcağı ona dokunmuyor mu? Bizi gıdıklarsanız gülmez miyiz acaba? Bizi yaralarsanız akmıyor mu kanımız? Bizi zehirlerseniz çıkmıyor mu canımız? Ya siz bize haksızlık ederseniz biz hıncımızı almaz mıyız? Bütün öteki şeylerde ise benziyorsak bunda da elbet benzeriz ya. Eğer bir Yahudi bir Hıristiyan’a haksızlık ederse, neye uğrar o Yahudi? İntikama. E, bir Hıristiyan bir Yahudi’ye haksızlık ederse gene Hıristiyanların âdetince o Hıristiyan neye uğrar? Elbette intikama.

Sizin bana öğrettiğiniz alçaklıkları ben size tatbik edeceğim; bu çok zararlı olacak ama derslerinizden fayda göreceğim.
W. Shakspeare. Venedik Taciri. Çeviren: Nurettin Sevin. Perde III. Sahne I.)

Xİİ.ALIŞTIRMA


Aşağıdaki örnek Nasrettin Hoca’ya ait fıkralardan biridir. Görünüşte gülünç ve eğlendirici şeyler olan bu küçük fıkralar gerçek anlamıyla insanı pek derin düşüncelere götürecek mahiyettedirler. Okuyacağınız örnekte hocanın gölü yoğurt yapabilmek düşüncesi görünüşte pek budalaca bir iştir. Halbuki dikkat edilirse bu anlamsız hareketin arkasında insanlığın sönmek bilmeyen ümidi ve tutkusu gizlidir:

Bir gölün kenarında Hoca bir gün Kendi kendine bir şeyler yaparmış;

Epey yakınlarında da o gölün Bir adamcağızın bir evi varmış.

Tam da adam geçiyormuş oradan

Hoca, elinde kaşık, suya eğildiği an.

Merak etmiş sormuş: -- “Hayrola, Hoca?

Böyle kendi kendine bu koskoca Gölün kenarında ne yaparsın ki.”

Hemen bir doğrulup bakmış seninki;

Sonra yeniden koyulup işe:

“Merak mı ettin? Demiş,

Biraz büyükçe iş.”

Anladık, büyükçe bir iş; ama ne?”

“Göle biraz yoğurt mayası katsam;

Şöyle bir iki kaşık…

Bir tutarsa yaşadık.”

Hiçbir şey anlamamış lakin adam;

“Göl, demiş yoğurt mu olacak yani?

Eh Hoca, pek ömür adamsın hani!

Göl maya tutar mı? Olur iş mi bu?

Gözüm çıksın sende de akıl varsa.”

Hoca kızmış: -- “Ben bilmez miyim onu?

Elbet tutmaz… Ama ya bir tutarsa?...”
(Orhan Veli Kanık, Nasrettin Hoca, Yoğurt Gölü)

Xİİİ.ALIŞTIRMA


Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler cirit oynarken, eski harman içinde… Ben deyim bu ağaçtan, siz deyin şu yamaçtan, uçtu uçtu bir kuş uçtu, kuş uçmadı, gümüş uçtu, gümüş uçmadı, Memiş uçtu. Uçar mı uçmaz mı demeye kalmadı; anam düştü eşikten, babam düştü beşikten… Biri kaptı maşayı; biri aldı kaşağıyı; dolandım durdum dört köşeyi… Vay ne köşe, bu köşe! Dil dolanmadan ağız varmaz bu işe: Şu köşe yaz köşesi. Şu köşe kış köşesi. Şu köşe güz köşesi diye iki tekerleyip üç yuvarlarken aşağıdan sökün etmez mi Maraş Paşası! Hemen bir sarıya bir fare deliği bulup, attım kendimi dışarı; gel gelelim şu mahallenin yumurcakları haşarı mı haşarı; bir fiske vurdular enseme gözlerim fırladı dışarı! Bu öfkeyle minarenin birini, belime soktum, borudur diye! Kubbelerini dersen cebime koydum, darıdır diye! Abdurrahman Çelebi de bir çifte attı, geridur diye! Ama velakin, ben de tuttum kuyruğundan, ileri diye! O gitti, ben gittim. Az gittim. Uz gittim… Dere, tepe düz gittim… Çayır, çimen geçerek; lale sümbül biçerek; soğuk sular içerek altı ayla bir güz gittim. Bir de dönüp ardıma baktım ki, ne bakayım, gide gide bir arpa boyu yol gitmişim! Ne ise, var varanın, sür sürenin baykuşu çoktur viranenin, derken efendimin ağası, bir ayağımı baldıranlara basmayım mı korudur diye! Birini de tutup denize atmayım mı kıyıdır diye! Kuruydum ıslandım; sel beni neyler? Islandım kurudum; yel beni neyler? Mangırım yok, pulum yok; il beni neyler? Dostu düşmanı araladım, bedavadan bir kayık kiraladım; fış fış kayıkçı; kış kış kayıkçı; kayıkçının küreği tıp tıp eder yüreği, akşama fincan böreği, sabaha bayram çöreği… Yesem yesem doymasam! Kabeye gitsem gelmesem! Zemzem ile yusalar! Kına ile gömseler! Yok yok kayıkçı, aman çabuk kayıkçı! Evde benim etim var; bir yaramaz kedim var; kedim eti yerse, anam beni döverse… Vay başıma, hay başıma; bir devlet kuşu konsa şu benim kel başıma! Demeye kalmadı, bir de gördüm ki, ne göreyim? Adı ile sanıyla, yeşiliyle alıyla zümrüdü Anka dedikleri değil mi? Arafat Dağı’nın üstünden süzüm süzüm süzülüp geliyor. Bakın be yahu! Yüzü insan, gözleri ahu! Martaval değil, masaldır masal bu!...
Eflatun Cem Güney, Zümrüdü Anka başlangıcı)

XİV.ALIŞTIRMA


Düşünmeden yapılan her işin sonunda döğünmek, etrafa söğmek, ben soğan ekmek yedim, Doğan bal börek yedi ama o kazandı, ben kaybettim demek işe yaramaz. Geleceğin ne getireceği belli değildir. Hava her zaman yağışlı olmaz. Yağmur yağarken suyu toplamak gerekir… Dün bir parka gittim. Havuzda kuğular yüzüyordu… Yanımdaki kafesin içinde papağanlar etrafa laf atıp duruyorlardı… Eski bir kağnı arabasını parkın bağımsız bir bölümüne, üzerine dağınık biçimde serpiştirilmiş çiçeklerle dekor olarak koymuşlardı… Parkın içinde güzel bir çay bahçesi vardı… Bir masaya oturdum, çay ısmarladım… Çayım gelince bardağın içine bir şeker atıp, çay kaşığı ile karıştırmaya başladım… Eski günler gözümün önünden bir film şeridi gibi geçmeye başladı… Boğazımda bir şeyler düğüm düğüm oluyordu. Bağırmak geldi içimden. Öylesine bir bağırmak ki, sağır sultan bile duymalı… Soğuk bir su istedim. Bir dikişte içtim. Kendimi başkalarına beğendirmek gibi bir sorunum yoktu… Ama, herkes tarafından da beğenilmek hoşuma giderdi… Daldım gittim biran… Değişik duygular kapladı içimi… Yakınımda, bir ağacın dalında, saksağan, gagasıyla ağacın kabuğunu gagalayıp duruyor, uzun kuyruğu da ağacın kalın gövdesine bir değip bir kalkıyordu…. Parkın sessizliğini adeta gagalama sesleri bozuyordu…

Öylesine güzel bir görünümü vardı ki parkın, değme ressamlar bu güzelliği tual üzerine dökemezdi… Bu doyumsuz doğa harikasını seyretmek bile, beni düşüncelerimden kopartmaya yetmiyordu… Yerimden kalktım ve ağaçların arasına doğru yürüdüm… Sanki bir ormanın içindeydim… Kulağıma kuşların hoş nağmeleri geliyordu… Başımı kaldırdım göğe doğru baktım… Yapraklar öylesine sıktı ki, göğü görmek imkansızdı… Yürüdüm çıktım parktan… Dağa doğru giden yolun sağında, eski bir değirmen gördüm… Kimbilir ne buğdaylar un olmuştu burada? Şimdi, viraneye dönmüş haliyle bile, eski azametini koruyordu, geçmiş günlere meydan okur gibi… Kafam karmakarışık… Nereye gideceğim, ne yapacağım belli değil, hiçbir şey bilmiyorum ve bilmeden yürüyorum. Değer mi bunca sıkıntıya bu yaşam? Meğer ne zormuş… Meğer ne rahatmışım önceleri… Şimdi, herkese kendimi beğendireceğim diye uğraşıp duruyorum. Doğru bildiğim yoldan sapacağım diye korkuyorum… Çoğu zaman ne yapacağımı bilmeden dolaşıp duruyorum… Doğu, Batı, Kuzey, Güney hiç fark etmez. Mutlaka bir şeyler yapmalıyım, yapacağım da… Böylesine dağınık olmak hiç de hoş değil… Tığ gibi bir delikanlıydım, çağdaş ve çağcıl… Beni böylesine karamsar yapan ne oldu? Oysa oturup düşünmekle, söğüt gölgesinde serinlemekle nereye varılır? Yağ tulumuna döneceksin, hareket et ve eser bırakmaya çalış…” derdim… Şimdi bütün bunları kendime söylemeye başladım… Mağara adamları gibi yaşamak güzel mi sanki? Kafamın içinde her şey muğlak… Oysa onları, bir mozaik ustası titizliği ile yerine oturtmalıyım. Başaracağım, her şey yerli yerine oturacak… Oturmalı, başka seçeneği düşünmek bile bana yakışmamalı. Başaracağım, değişeceğim ve gene eski üretken günlerime döneceğim. Görecek bunu herkes… Nasıl başaracağımı, neler yapabileceğimi görecek herkes….
Dr. Attila Sarıkayalı

Not: Dil ucu alt ön diş köklerine yaklaşırken, dil dişlerin yan tarafına doğru yayılma yapar ve çene hafifçe kapanır. Daralan aradan çıkan havanın sürtünmesi sırasında çıkar. Soluk verilirken basınç çok iyi ayarlanmalı ve belli bir basıncın üzerine çıkmamalıdır. Aksi takdirde sürtünme veya sızma sesi ıslıklama sesine dönüşebilir ki, bu da istenmeyen bir durumdur. Ötümlü diş eti - dilucu daralma ünsüzüdür. Kelimelerin sesletilmesi sırasında, dudaklar ünlü uyumuna göre şekil alır. XV. ALIŞTIRMA MOLİER’İN KİBARLIK BUDALASINDAN


Mösyö Jourdain: Nicole!

Nicole:

---Efendim.

Mösyö Jourdain:

---Beni dinle!

Nicole:

---Hah! hah! hah!

Mösyö Jourdain:

---Ne var ne gülüyorsun?

Nicole:

---Hah! hah! hah! hah!

Mösyö Jourdain:

---Bu edepsiz kıza da ne oluyor?

Nicole:

---Hah! hah! hah! Bu nasıl kıyafet? Hah! hah hah!

Mösyö Jourdain:

---Ne dedin?

Nicole:

---A! A! Aman yarabbi! Hah! hah! hah! hah!

Mösyö Jourdain:

---Ne terbiyesiz şey bu! Benimle eğleniyor musun?

Nicole:

---Hayır efendim. Allah esirgesin! Hah! Hah! hah! hah! hah' nah!

Mösyö Jourdain:

---Biraz daha gülersen suratına yapıştıracağım.

Nicole:

---Kendimi tutamıyorum efendim! Hah! hah! hah! hah! hah!

Mösyö Jourdain:

---Daha durmayacak mısın?

Nicole:

---Affedersiniz Efendim. O kadar gülünç olmuşsunuz ki gülmekten kendimi alamıyorum. Hah! Hah! Hah!

Mösyö Jourdain:

---Şunun edepsizliğine bakın!...

Nicole:

---O kadar tuhaf olmuşsunuz ki! Hah! hah!...

Mösyö Jourdain:

---Seni...

Nicole:

---Rica ederim, suçumu bağışlayın! Hah! Hah!hah!

Mösyö Jourdain:

---Bana bak, biraz daha gülersen, suratına bir hüdâî sille aşk ederim ki mislini menendini kimse görmemiştir.

Nicole:

---Peki efendim, işte oldu efendim, artık gülmem.

Mösyö Jourdain

---: Sakın gülmeyesin ha! Biraz sonra gelecek misafirler için...

XVİ. ŞİİR TARZI


KARACAAHMETTEN AKŞAM.)

Sivrilir kırık taşlar çürümüş dişler gibi.

Sallanır iki yanda deli dervişler gibi

Serviler bu upuzun, bu simsiyah serviler.

Seyrekleşir geçenler batan günle beraber,

Bir talika sürükler ardından gölgesini.

Büyültür boş çukurlar köpeklerin sesini.

Yolda uzar, kısalır beliren hayaletler.

Kefenli cenazeler kefensiz iskeletler

Sessiz adımlarıyla dolaşır bu civarda…

Gölgeler gölgeleri kovalar boş yollarda.

Ürkütür hayalinde uyuyan canavarı

Gecikmiş bir yolcunun sıklaşan adımları...

Dolaşma, ey derbeder, haydi git bu yollardan.

Geçmeyin, ah geçmeyin geç vakit bu yollardan

Duymak istemezseniz ademin havasını.

YAŞAR NABÎ NAYIR. XVİİ. NINA :


"İnsanlar, aslanlar, kartallar ve keklikler;

boynuzlu geyikler, kazlar, örümcekler;

ömrü suda geçen dilsiz balıklar, denizyıldızları, bütün gözle görünmeyen yaratıklar;

bütün, bütün, canlılar bu dünyadaki kasvetli yolculuklarını tamamlayıp yok oldular.

Dünya yuvarlağı tek bir canlı taşımadan şu zavallı ayın boşu boşuna ışıdığı binlerce yıl geçti.

Çayırlarda turnalar bağrışarak uyanmıyor.

ıhlamur ormanlarında mayıs böceklerinin vızıldaması duyulmaz olmuş...

Soğuk, soğuk, soğuk... Boşluk, boşluk, boşluk... Korku, korku korku... (Sessizlik) Canlı yaratıkların vücutları yok oldu:

Ölmez madde onları taşa, suya, buluta dönüştürdü. Ruhları tek bir ruh olarak birleşti. Bu tek, evrensel ruh benim, ben... Büyük İskender’in, Sezar'ın, Shakspeare’in Napolleon'un ve en küçük sülüğün ruhunu taşırım ben. İnsan bilinciyle hayvanların içgüdüsü birleşti içimde. Böylece, her şeyi, her şeyi, her şeyi hatırlıyor, hayatlarını teker teker yaşıyorum..."

XVİİ.ZERBÎNETTE :


Adı Oronte... Or... ron... ronte... hayır. Ge... Geronte... Evet Geronte, tamam; işte başımın belâsı; buldum; işte bahsettiğim nekesin adı. Ne diyordum? Ha, bizimkiler de tuttular, bugün buradan başka yere gitmeye kalktılar. Bir şey değil, aşığım, parasızlık yüzünden, beni elinden kaçıracak, ne yapsın, bu parayı babasından çekmek için uşağının dalaveresine başvurmaktan başka çare bulamadı. Bakın uşağın adım iyi..biliyorum, adı Scapin. Yaman adam doğrusu, ne türlü methedilse hakkıdır.

Enayiyi avlamak için bakın ne dolap çeviriyor. Hah, hah, hay! Düşündükçe güleceğim geliyor. Hah, hah, hah, hay!... Gidiyor pintiyi buluyor; Hah, hah, hay! Diyor ki, oğlu ile beraber rıhtımda gezinirken, hah, hah, hay! Bir Türk kadırgası görmüşlermiş de, kalyondan bunları içeriye çağırmışlarmış. Sözüm ona, genç bir Türk, bunları ağırlamış, aman Yarabbi! Tam yiyip içerlerken gemi açılı-vermiş. Türk, Scapin'i tek başına bir kayığa bindirip sahile göndermiş. Güya demiş ki, babasına söyle, hemen beş yüz altın yollamazsa oğlunu Cezayir'e götüreceğim. Hah, hah, hay! Almış bizim hasisi, bizim mendeburu bir telâş. Bir yandan da ne olsa oğlu ya, merhameti bırakmazmış; ama beş yüz altının lâkırdısı da evlât acısı gibi içine işlermiş. Hah, hah, hay! Bir yandan parayı gözden çıkaramazmış, bir yandan da, içinin acısıyla, oğlunu kurtarmak için bin bir çeşit, gülünç çareler bulurmuş. Hah, hay! Bir aralık kadırganın arkasından denize kanun gönderecek olmuş. Hah, hah, hay! Parayı vermeye bir türlü yanaşmazmış da, git dermiş uşağına, ben bu parayı denkleştirinceye kadar oğlumu bıraksınlar, yerine seni alıkoysunlar. Hah, hah, hay! Bir aralık da beş yüz altın yerine, beş para bile etmeyecek üç beş kat eski esvabından vazgeçmeye kalkmış, Hah, hah, hay! Uşak, bütün bu tekliflerin akıl kârı şeyler olmadığını kendisine anlatmış. O yine her lâfın başında, acı acı: "Ama ne halt etmeye gitti şu kadırgaya, ah kör olası kadırga, ah insafsız Türk!" der, dururmuş. Neyse, bir hayli düşündükten, bir hayli ahlayıp ofladıktan sonra... Ama galiba boşuna anlatıyorum. Hiç gülmüyorsunuz. Efendim?

(Moliere, Scapin'in dolapları, Çeviren: O. Veli Kanık, Perde III, Sahne III.)

XVİİİ. CELİMENE


Size birçok teşekkür borçluyum, Hanımefendi. Böyle bir. ihtar beni minnettar ediyor, fena görmek şöyle dursun, bundaki lütufkârlığı ben de şerefinizle alâkalı bir ihtar yapmakla tasdik etmiş olacağım; hakkımdaki yapılan dedikoduları bana bildirerek dostluğunuzu göstermiş olduğunuz için, ben de hakkınızda söylenenleri size haber verip böyle güzel bir misali taklit etmek istiyorum. Geçen gün ziyarete gittiğim bir evde, nadir denecek derecede yüksek meziyetli birkaç zata rastladım. Temiz bir hayat süren bir insanın hakiki endişelerinden konuşulurken sözü size naklettiler, Hanımefendi. İhtiyatkârlık taslamanız, şatafatlı sofuluğunuz pek iyi bir örnek diye gösterilmedi; görünüşte ciddi sanılan o yapmacıklarınız., usluluk, şeref haysiyet bahislerindeki bitmez tükenmez sözleriniz, masum bir insanın şüpheli bir söz için yaptığı gibi, hayasızca görünen şeylere karşı surat etmeniz, hay kırışmalarınız, kendinizi yüksek bir takdirle beğenmeniz, herkese acıyan gözlerle bakmanız, sık sık âleme ders vermeniz, günahsız, temiz işler hakkındaki acı muahezeleriniz, açıkça söyleyebilirsin Hanımefendi, bunların hepsi herkesçe ayıplandı. "Geri kalan her şeyin yalanını meydana koyduğu o. sıkılgan yüz, o uslu, akıllı görünüş neye yarar? İbadetini yapmakta son derece dikkatlidir, fakat hizmetçilerini döver, aylıklarını vermez; dindar insanların meclisinde kendim gayet sofu gösterir, fakat düzgün sürer, güzel görünmek ister; tabloların çıplak yerlerini örttürür, fakat çıplaklığın kendisine bayılır" diyorlardı.

XİXALIŞTIRMA ŞARKI SÖZÜ


Kalbim yine üzgün seni andım da derinden,

Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden!

Üzgün ve kırılmış gibi en ince yerinden,

Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden!

Senden boşalan bağrıma gözyaşları dolmuş!

Gördüm ki yazın bastığımız otlan solmuş!

Son demde bu mevsim gibi benzim de kül olmuş,

Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden.
YAHYAKEMAL

sosyal ağlarda paylaşma



Benzer:

GÖNÜllllüseslendirmenaliştirmametinleri dudak aliştirma cümleleri icon?” sorularının cevaplarından hepsini içeren cümleleri


Edebiyat




© 2000-2018
kişileri
ed.ogren-sen.com