Modern çAĞda diNÎ hareketler


sayfa1/35
ed.ogren-sen.com > Doğru > Evraklar
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   35
Ehl-i Sünnet ve Şia'da

Siyasi Düşüncenin Temelleri
 


İçindekiler

 

GİRİŞ

MODERN ÇAĞDA DİNÎ HAREKETLER

Şia ve Ehl-i Sünnet'te Siyasal Düşüncenin Temelleri

Dinî Liderlik

Seçkinlerin Egemenliği

Gençlerin Sahneye Çıkması

Doğu Blokunda Meydana Gelen Değişmeler

Uyumsuzluğun ve Üretkensizliğin Yaygınlık Kazanması

Mirasa Duyarlılık.....

Köklere Yöneliş.

İslam, Hıristiyanlık ve Modern Uygarlık....

Müceddid'in dönüşü.....

Akidevî İhtilafların Kökleri.

 

TARİHSEL ANLAYIŞ....

Ebû Bekir'in Seçilmesi...

Yeni Renk.....

Kabilevî Rekabetler.

Ömer'in Sahneye Çıkması...

Dış Tehditler..

Osman'ın İktidar'a Gelişi.....

Derin ve Hızlı Değişmeler...

Genel Anlayış 82

Ali ve Hilafeti Kabul Edişi. :....

Ruhsal Karışıklıklar.

Sosyal Parçalanmışlık....

Problemlerin Kaynağı ...

Durumu Farklı Betimlemek.

Ali'nin Şahsiyetine Karşı Tavır Almak 

Sahabenin Makamının Önem Kazanması.

Dinin Anlaşılmasında Değişim.....

Başka Eleştiriler.....

Düşünsel ve İnançsal Temeller

 

YÖNETİM VE YÖNETEN

Hilafetin Yeri...

İlk Dönem İslâm Tarihinin Kutsallık Kazanması

Sevgi - Şefkat Cazibeleri ..

Açık Yargıda Bulunmanın Zorluğu....

Aşura Olayı Karşısında Duraklamak .

Yeni Deneyim Işığında Yeni Algılama

Seyyid Kutub'un Açtığı Yol ..

Seyyid Kutub'un Düşüncesinin Önemi....

Tarihsel Eleştiriyi Yanlış Bulmak.

Abdurrâzık'ın Tarih Anlayışı..

Yöneten Hakkında Ehl-i Sünnet'in Görüşü .

Yönetim ve Yöneten ..

Şiîlerin Görüşü.

İki Bakış Açısı.

Kaza ve Kader Sorunu.

Geçmişte Arapların Dünyaya Bakışları.....

Cebriyeciliğin Yayılması....

Hadis Uydurmacılığı....

İrca Düşüncesi... ,..

 

İKTİDAR, GÜÇ VE ADALET

Güç ve Adalet..

Adalet Kavramı.....

İki Farklı Yorumun Sonuçları.

Adaletin Fıkhı Anlamı.

Adalet Koşulunu İnkar Etme..

Adalet Koşulunu Reddetmenin Önemi....

Amel ve Amelin Koşulları.

Hükümetin Görevleri ..

Dâru'l-İslâm'ın Genişlemesi

Hıristiyan Güçlerin Tehdidi

Gazali'nin Görüşü..

Düzeni Korumak.... .....

İbn Kayyım'ın Görüşü... .....

Adaletçilik ve İktidara Talip Olmak...

Devrimci Potansiyelin Ortaya Çıkış Kanalları....

İnsanın Fedakârlık İsteği....

Egemen Düzenin İdeolojisi 

Yeni İtirazlar

Şia'nın Yeri...

Safevîler ve Şia Uygulaması...

Şia'nın İnzivaya Çekilmesi ve Bu İnzivanın Sonuçları.

Modern Baskı ve Zaruretler ...

İslâmî Hükümet Düşüncesi

Hilafetin Düşüşü....

Batılı Yasaların Nüfuzu.....

Şeriatın Uygulanması...

 

BİBLİYOGRAFYA ..

İNDEKS

Ehl-i Sünnet ve Şia'da

Siyasi Düşüncenin Temelleri
 


MUHAMMED MESCİD-İ CAMİÎ




Türkçesi

Malik Eşter

eKitap: www.IslamKutuphanesi.com Ailesi

İnsan yayınları: 140

Siyasi düşünce dizisi: 8

 

 

birinci baskı: istanbul, mayıs 1995

ikinci baskı: istanbul, eylül 2003

 

isbn 975-574-079-1

 

 

Özgün adı

zemînehâ-yi tefekkür-i siyasî der islâm

der kalemrov-i teşeyyu've tesennun

 

ehl-i sünnet ve şia'da siyasi düşüncenin temelleri

muhammed mescid-i camiî

 

içdüzen

 insan

 

Kapak düzeni

rıdvan kuyumcu

 

Baskı-cilt

kurtiş matbaacılık

www.kurtismatbaa.com

 

 

 

İnsan yayınları

Keresteciler sitesi, mehmet akif cad.

Kestane sok. no: 1 merter/istanbul

Tel: 0212. 642 74 84 faks: 0212. 554 62 07

www.insanyayinlari.com.tr

insan@insanyayinlari.com.tr

 

 

Ehl-i Sünnet ve Şia'da Siyasi

Düşüncenin Temelleri

 

MUHAMMED MESCİD-İ CAMİÎ

 

 

Türkçesi

Malik Eşter

 

 

 

İnsan yayınları

GİRİŞ




Kuşkusuz tarih, yakın bir gelecekte içinde yaşadığımız çağın yetmişli ve seksenli yıllarının, siyasal İslâm tarihinde ve Müslümanların siyasal düşünce tarihinde en önemli dönüm noktalarından biri olduğunu gösterecektir. Bu dönüm noktasının nasıl bir geleceğe gebe olduğu başka bir sorundur. Burada önemli olan, büyük bir değişimin gerçekleşmesi ve gerek İslâm dünyasında, gerekse uluslararası arenada çeşitli deneyimlerin bu değişimin teminatı olmasıdır.

Bu önemli hususları göz önünde bulundurarak şunu söylememiz gerekir ki, gerek din olarak, gerek tarihsel, kültürel ve sosyal bir realite olarak İslâm'ın geleceği, kesinlikle şu anki mevcut konumla yakından ilgilidir. İslâm'ın bugünkü durumu, kendi geçmişinin, özellikle yeni döneme geçiş şeklinin, yeni dönemle etkileşiminin ve de kendi iç dinamiklerinin bir sonucudur. Bu üç etken, özellikle sonuncusu, mevcut durumun oluşumunda en büyük paya sahip olmuştur ve olacaktır.

Bu bağlamda değiştirici bir etken olarak bizatihi İslâm'ın esaslı ve belirleyici payını unutmamak gerektiği hususu önemlidir. Birçok kimse, İslâm'ın kendi öz güç, imkân ve dinamiklerini ve dolaysız etkilerini dikkate almaksızın İslâm tarihindeki değişmeleri ve modern çağdaki İslâm'ı incelemeye tâbi tutuyor; İslâm'ı bağımsız bir faaliyet ve yaratıcı gücü olan bir gerçeklik olarak değil de, sırf şu anki değişmeleri içeren tarihsel, kültürel ve sosyal bir realite olarak görüyor. Halbuki ilâhî dinleri, özellikle İslâmî değişimleri bu son noktayı dikkate almadan incelemek mümkün değildir. Şüphesiz dinin tarihsel ve sosyal yasaları kapsadığı söz konusu edildiğinde söylenecek bir söz yok. Zira dinin inananları buna inandığı gibi, toplumsal alana da bu yolla girilir. Ancak şu noktada söylenecek birtakım sözlerimiz vardır: Acaba din tarih-ötesi bir gerçeklik değil midir? Dinin müteal bir gerçeklik olduğunu ve bu şekilde tarihe enjekte edildiğini kabul edersek, o zaman bu özelliğini dikkate almadan ve onu sırf tarihten çıkıp gelen bir etken olarak görerek dine yaklaşmanın bizi doğru olmayan sonuçlara götüreceğini de kabul etmemiz gerekir. Şayet bu noktayı da kabul ediyorsak, söz konusu tarih-ötesi öğenin, çeşitli sosyal, düşünsel ve siyasal olaylar karşısında kendi yöntem, ilke ve özelliklerine uygun birtakım tepkiler gösterdiğini; bu tepkileri anlamak için de tarihsel, sosyal, ekonomik ve kültürel şartları dikkate almak; dinin temel ilke, dayanak ve özelliklerinin hem değiştirici, hem de uyum sağlayabilecek güç ve niteliklerinin olduğunu göz önünde bulundurmak gerektiğini kabul etmemiz mantıkî bir zorunluluk olmaktadır.

* * *

Şimdilerde kendini gösteren İslâmî radikalizm dalgasının, İslâm ülkelerini ve Müslümanların yaşadıkları diğer yerleri kuşattığı ve hem Şiîleri, hem de Sünnîleri etkisi altına aldığı son onlu yıllarda, özellikle İslamcılık dalgasının zirveye ulaştığı İran'da İslâm devriminin zaferinden sonra, öyle görünüyor ki, birbirlerine yakın olan söz konusu her iki mezhep de yeni akıma tepki gösterecektir. Fakat sonraları hassas fırtına yavaşlayınca, tarihsel deneyimleri, fıkhı ve kelamî temelleri, bireysel ve sosyal yapıları bakımından birbiriyle yakın ilişki içerisinde bulunan bu iki grubun, yeni aşamayı farklı iki şekilde kat edeceği anlaşılmıştır. Bu farklılık, iki değişik tarihsel deneyimle ilgili olduğu gibi iki farklı fıkhî ve kelamî sistemle de ilgilidir. Yeni aşamadan geçmekte olan bu iki ekolden her birinin şu anki durumu, kendi tarihsel deneyimine uygun olduğu gibi, itikadı ve düşünsel sistemleriyle de uygunluk içerisindedir.

Mevcut durumu tanıyıp anlayabilmek için bu iki noktayı dikkatle irdelemek; özellikle iki ekolün de, kendi bütünlükleri içerisinde takipçilerinin bireysel, sosyal ve dinî yapılarını nasıl şekillendirdiğini ortaya koymak, her birinin modern dönemin değişim, baskı ve zorlamaları karşısında ne gibi imkân, kapasite ve kabiliyetlerinin olduğunu belirtip açığa çıkartmak gerekmektedir. Bu hususun aydınlatılması, bırakın mevcut durumun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olmasını, büyük oranda gelecekte karşılaşılması muhtemel durum ve şartları da önümüze getirebilir.

Burada amaç, cedelleşmek, işi yokuşa sürmek olmadığı gibi, hangi İslâmî deneyim ve yorumun doğru, hangisinin yanlış olduğunu söylemek, tartışmalı sorunları gündeme getirerek İslâm kardeşliği ve vahdetini kuşkuya bürümek, zayıflatıp baltalamak da değildir. Aksine amaç, taraflardan her birinin düşünsel, itikadı, tarihsel ve ruhsal farklılıklarını, bu farklılıkların hangi etkenlerin sonucu ortaya çıktığını, hangi olay ve sonuçları beraberinde getirdiğini bilim adamlığına yaraşır bir şekilde ve tarafsızca ortaya koymaktır. Söz konusu sorunları daha derin, daha dürüstçe ele alıp incelemek; kardeşlik ve birliğin daha da pekişmesine yardım edecektir. Kaldı ki bugünün açık ve globalleşmekte olan dünyasında özellikle dinin güçlü ve gündemde olduğu bir dönemde gerçekleri gizlemek ne mümkündür, ne de uygundur. Ayrıca dinin müntesipleri tarafından gerçeklerin gizlenmesi, başkalarınınonu değiştirip tahrif ederek açıklamalarına ve öylece sunmalarına neden olacaktır.

Karşılıklı anlayış, fikir ortaklığı, dostluk, karşılıklı sorumluluk duygusu ve ortak yazgıda ortaklaşa hareket; iki tarafın da cesaret ve sadakatle birbirlerini tanımaları ve kendilerini oldukları gibi göster-meleriyle gerçekleşebilir. Bir başka ifadeyle günümüz dünyasında bu erdemler ancak karşılıklı açılmak, birbirini tanımak ve karşılıklı saygıyı korumakla elde edilebilecek şeylerdir.

Bu karşılıklı tanımanın sonucu; en azından tarafların birbirlerinden, birbirlerinin ilke, yöntem, imkân ve sınırlarını aşacak büyük beklentilerinin olmaması —ki beklenti, maalesef Müslümanların her zaman yüzyüze oldukları bir sorundur.— Birbirlerinin kim olduklarını, ne gibi hedefler güttüklerini, bu hedeflerle ilgili olarak ne tür anlayış ve yorumlarının olduğunu, bu hedeflere ulaşmada nasıl bir yöntem izlediklerini ve birbirleriyle nasıl bir işbirliği kurmaları gerektiğini bilmeleri olacaktır.

* * *

Elinizdeki kitap, 1987 sonbaharında Modern Sanatlar Müzesi salonunda sunulmuş olan dört konferansın genişletilmiş halidir. O zaman bu konferansların verilmesinde güdülen amaçlardan biri, Şia ve Ehl-i Sünnet'in siyasî düşüncelerinin temel platformlarını açıklamak, bu platformun niçin ve nasıl oluştuğunu, hangi faktörlerin etkisi altında bulunduğunu, nasıl bu iki etkin siyasal düşüncenin temeli olduğunu ortaya koymaktı. İkincisi; bu iki tür düşüncenin, modern çağın derin ve hızlı değişmeleri, tazyikleri, zorunlulukları ve gereksinimleri karşısında nasıl bir tepkide bulunmuş ve bulunmakta olduklarını açıklamaktı. Ve nihayet bu konferansların hedefi, iki tarafın birbirlerinden daha açık, daha aydın betimlemelerinin olduğunu; birbirlerinin fıkhı ve kelamı birikimlerini, tarihsel deneyimlerini ve itikadı yapılarını tanımaları gerektiğini; birbirlerinden beklentilerinin usul, ilke, yöntem, birikim ve kapasitelerine uygun olması gerektiğini belirtmekti.

Gündeme getirilen bu konular sıcak bir ilgiyle karşılanmasına rağmen, maalesef onları kitaplaştırmakta geç kalındı.

Şu noktanın da hatırda tutulması gerektiğine inanıyorum: Bu kitabın dört bölümü de söz konusu konferanslara göre düzenlenmiştir. Eğer kitap konferanslara bağımlı kalınmaksızın düzenlenmiş olsaydı, bölümlemeler değişir ve birçok konu ayrı bir bölümde ele alınıp incelenirdi. Fakat başta zamanın darlığı, konuların genişliği, çağdaş dönemin sorunlarının çeşitliliği olmak üzere muhtelif nedenlerle bu iş gerçekleşmedi. Bu durum, dipnotların çok, zaman zaman da uzun olmasına neden oldu. Bu yüzden değerli okuyuculardan özür diliyorum.

Son olarak bu kitabın hazırlanma aşamasında, başkanı olduğu kurumun imkânlarından, özellikle kütüphanesinden bolca yararlanmamı sağlayan Sayın Âyetullah Ca'fer Sübhanî; eserin tashihini yapma işini üzerine alan Sayın Bahaüddin Hurremşahî ve mezkur konferansların sunulmasında en çok payı bulunan sayın Mustafa Taczâde gibi değerli başkanlara içtenlikle teşekkür ediyorum.

Ayrıca sözlerin kasetten çözülüp kâğıda aktarılmasını gönülden kabul eden Sayın Muhammed Bakırı Lenkeranî —ki bu kitap birinci derecede kendilerinin zahmet ve koşturmalarına bağlıdır—; eserin düzenlenmesinde her biri önemli paya sahip olan Ali Rıza Beheştî, Keyumers Emirî ve Muhammed Barî beylere ve de emeği geçen diğer tüm kardeşlere teşekkürü bir borç biliyorum.

Kış, 1989

Muhammed Mescid-i Camiî

1

MODERN ÇAĞDA

DİNÎ HAREKETLER

 

 




Son on yıl boyunca İslâm dünyası, dünyanın en sesli, en hareketli, en fazla izlenen ve en hararetli bölgesi olmuştur. Her ne kadar İran bu süre zarfında hareketin ve ateşin merkezî ilhamcısı olmuşsa da, mesele sadece İran'la sınırlı olmayıp tüm İslâm dünyasını yakından ilgilendirmektedir.

Bugünlerde İslâmî diriliş ve İslâm köktenciliği olarak adlandırılan hareket, İslâm dünyasının en batısından, yani Tunus ve kuzeybatı Afrika'dan, en doğusuna, yani Endonezya'ya ve Filipinlerde Müslümanların yaşadıkları yörelere kadar tüm İslâm dünyasını kuşatmıştır. Kuşkusuz İslâm topraklarının hepsi, hatta genel nüfusa oranla Müslümanların azınlıkta kaldığı ve gerek yerleşik, gerekse göçebe hayatı yaşadıkları bütün bölgeler, bu yeni dalganın etkisi altındadır. Her ne kadar etkilenme ölçüleri aynı olmasa ve şartlara göre değişiklik arz etse de durum böyledir.

Elbette bu hareket, seslilik ve değişimlerin son on yıla sığdırılması mümkün değildir. Muhtemelen İslâm dünyasında var olan hareketlilikler, son yüzyıl boyunca dünyanın diğer bölgelerine kıyasla daha çok ve daha ciddi olmuştur. En azından şunu söyleyebiliriz ki, bu süre zarfında mevcut dinler arasında, hem bir din olarak, hem de bir uygarlık ve kültür olarak —ki bu medeniyet ve kültürü, İslâm'ın bizzat kendisi meydana getirmiş ve onları korumayı da uhdesine almıştır.— İslâm, diğerlerine oranla daha büyük bir hareket, mücadele ve çekişme içerisine girmiştir. İslâm'ın dışındaki hiçbir din, modern kültürün bütün yönleriyle kendisini hegemonyası altına alması karşısında bu derece tepki gösterememiştir. Her ne kadar bir süre için müspet ya da menfi olarak mücadeleye girişmeleri mümkün olmuşsa da, neticede ya bu kültürün hegemonyasını kabullenmişler, ya da onunla barışık hayat bir tarzını benimsemişlerdir. Yani kendi inanç, ilke ve şiarlarından vazgeçmek pahasına kendilerini mevcut duruma uydurmuşlardır. Çünkü onlar ancak bu yolla varlıklarını sürdürebileceklerine; çocuklarının ve takipçilerinin kaçışını bu şekilde önleyebileceklerine inanmışlardır.[1]

Çeşitli dinler arasında sadece İslâm, kendi temelleri, erdemleri ve ilkeleri üzerinde ısrar etmiş, yeni uygarlık tarafından sindirilememiş ve yüzde yüz bir çekişme ve kavgaya girişmiştir. En azından kendi topraklarında, kendi hükümranlık sahasında, modern uygarlık ve onun aşırı taraftarlarınca yok edilen ya da en azından sınırlandırılan egemenliğini korumak için ayağa kalkmıştır. Son on yıl, hatta son yüzyıl boyunca İslâm'ın çaba, mücadele ve çekişmelerinin özü, söz konusu ısrar, direnç, mücadele, çekişme ve karşılaşmanın hem sosyal, hem de siyasal açıdan gerçekleşmesinden başka bir şey değildir. Üstelik bu İslâm'ın bizzat kendi özü ve iç dinamikleriyle gerçekleşmiştir. Bu dinin içsel yapısı öyle bir özelliktedir ki, inananlarını kendisini gerçekleştirme ve kendisinden başkasını geri çevirme doğrultusunda çaba harcamaya çağırıyor ve hazırlıyor. Bir Müslüman Müslüman olduğu sürece İslâm'ın ilke, usul, emir ve yasaklarına uymak, bağlanmakla mükelleftir. Bu, onun inancının; uhrevî kurtuluşunun, dünyevî izzet ve büyüklüğünün bir gereğidir. Yine bu, dinî, itikadı bir zorunluluk ve değişmez bir farizadır. Gerçi gerek iman zayıflığından, gerekse toplumsal şartların uygun olmamasından dolayı kısa veya uzun bir zaman bu farz olan görevin ifa edilmediği durumlar olsa da, onu ilânihaye terk etmek mümkün değildir. Yani bu görevin asla unutulmaması gerek. İslâm ve Müslümanlık var oldukça, bu görev de vardır. Ayrıca İslâm, mevcut durum karşısında mevzi almak, kendisiyle uyumlu bir ortam meydana getirmek için mevcut statükoya karşı direnmek durumuyla da karşı karşıya kalabilir.

Özetle bu dinin, kendi karşıtlarıyla çekişmesi, onun özünün ve mahiyetinin bir gereğidir. Tabii unutulmamalıdır ki; geçici, heyecanlı olaylar sonuç vermez, çabuk söner ve biterler. Her ne kadar İslâm dininin ortaya çıkışında dış koşulların önemli bir rolü olsa da, temel etken İslâm'ın bizzat kendisi, kendi özü ve kendi iç dinamikleridir. Dış faktörler yalnızca uygun zemin ve koşulları hazırlarlar.

İslâm tarihi sürekli bir "sünnet" ile "bidat”in savaşım tarihidir. Sünneti ikame etmek, bidati defetmek için sarf edilen bitmek bilmez çabalar tarihidir.[2]

Bidatin nasıl bir şekil ve boyutta olduğu önemli değildir. Önemli olan bidatin var olmasıdır. Bidat var oldukça bu savaş da olacaktır. Şüphesiz bidatin olmayacağı bir zaman var olmayacağına göre, doğal olarak böyle bir savaşımın sona ereceği bir zaman da gelmeyecektir. Ancak bu savaşın kesin bir siyasal şekli yoktur ve savaşın şeklini şartlar belirler; fakat son tahlilde bağlayıcı olan dinin kendisidir.[3]

İslâm tarihinde, özellikle son yüzyıllık süreçte, hem Şia'nın, hem de Ehl-i Sünnet'in mücadele ve gayretlerine tanık olduk. Şiî ve Sünnîlerin mücadelesi, İslâmî kıstas ve yasaları yerleştirip pekiştirme ve onların dışındakileri reddetme cihetinde pratiğini bulmaktadır. İki ekolün mücadelesi birbirine çok benzemekte ve aynı nedene dayanmaktadır. Dolayısıyla mücadele, İslâm'ın bizzat kendi temelinden kaynaklandığı için farklı iki şekilde olamaz. Bu nedenledir ki örneğin İran gibi bir ülkenin dinî mücadeleleriyle Suriye, Mısır ve Pakistan gibi diğer ülke Müslümanlarının mücadeleleri arasında özde bir farklılık yoktur. Modern tarih bize bu mücadelelerin aynı çerçevede olduğunu aktarmaktadır.[4] Fakat bütün bunlara rağmen birtakım farklılıkların olduğunu ve bu farklılıklara dikkat edilmediği zaman birçokproblem, kötü fikirlilik ve yanlış anlamaların ortaya çıkabileceğini de görmezlikten gelmemek gerek. Bu farklılıklar dürüstçe ve tam anlamıyla bilinip değerlendirildiğinde, mevcut vahdetçi eğilimler söz konusu olumsuzluklara kuşkusuz engel olabileceklerdir. Yalnız inancımız o ki, bu büyük bir problemdir ve sadece tarafsızlık ve cesaretle üzerine gidilmesi durumunda çözümlenebilecektir.

Bu farklılıklar, bir taraftan Şiî ve Sünnîlerin yaşadıkları toprakların ekonomik, sosyal, siyasal ve tarihsel şartlarının farklılığına bağlı bulunurken, diğer yandan mezkûr ekollerin ideolojik özelliklerine ve bu özelliklerin, ekollerin inananlarının bireysel, sosyal, manevî ve itikadı yapısını şekillendirmede oynadıkları role bağlı bulunmaktadır. Bu, önemli bir nokta olsa gerek. Sorun sadece bu iki ekolün İslâmî telakkilerinin ve dinî inançlarının farklılığıyla ilgili değildir. Şurası çok daha önemlidir: Bu telâkki ve inançlar, tarih boyunca farklı iki özellikler zincirinin etkisi altında kalmış ve farklı iki tür gelişme süreci izlemiş; hem sosyal, hem siyasal, hem de kültürel açıdan farklı iki platformda yaşamışlardır. Bunun için onların dinî psikoloji, şahsiyet ve karakterleri ile mezhebî duyarlılıkları da farklıdır.[5]

Kanımızca bu iki ekolün, İslâmî hareketin mevcut durumunu daha iyi ve daha derin anlamamıza yardım edecek ideolojik özelliklerini ve siyasal düşüncelerini incelemek çok büyük bir önem taşımaktadır. Bu yüzden öncelikle buradan başlamak istiyoruz.[6]

ŞİA VE EHL-İ SÜNNETTE SİYASAL
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   35

sosyal ağlarda paylaşma



Benzer:

Modern çAĞda diNÎ hareketler iconİran devriMİ’Nİn tüRKİYE’de islamci hareketler üzerindeki yansimasi: “İranci” İslamcilik

Modern çAĞda diNÎ hareketler iconModern çAĞDAŞ TÜrk edebiyati özellikleri İle iLGİLİ test sorulari

Modern çAĞda diNÎ hareketler iconXiii-xvi. Asırlardaki Anadolu’da Fütüvvetnâmelere Göre Dinî İnanç Motifleri

Modern çAĞda diNÎ hareketler iconAhmet taşĞin dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Sosyolojisi...

Modern çAĞda diNÎ hareketler iconModern Dцnemde Siyasal De?i?im: Niccolo Machiavelli
Зa? dь?ьncesinin a?k?n, ak?l-ьstь yap?s?ndan ba??ms?zla?t?ran Machiavelli, onu ilk kez “gerзekзi” temellerde yorumlayan isim olarak...

Modern çAĞda diNÎ hareketler iconA dını alan ailenin temel sazıdır 17-24 perdesi vardır. Meydan sazından...


Edebiyat




© 2000-2018
kişileri
ed.ogren-sen.com